25 Ocak 2017 Çarşamba

ARTIK BENİM DE BİR HOBİM VAR


  Eveeet değerli dostlar. Uzunca bir süredir buralarda yokum. Hastalıktı, oydu buydu derken geceleri uykumu kaçıran başka bir uğraşı edindim. Her şey, bilgisayar da dahil parlayan hiç bir ekrana bakamaz hale geldiğim, boş vakitlerimi salya sümük koltukta uzanarak harcadığım kış günlerimden birinde başladı. Madem ki yazamıyorum, ben de  çizerim o zaman diyerek aldım elime 0.5 uçlu çıtçıt kalemimi ve başladım oğlanın resim defterini  karalamaya. 

   Kış, hava buz, hastayım, o yüzden haftalardır oğluşa sarılamıyorum diye özlemini duyduğum aile sıcaklığı var. üçümüzün olduğu bir fotoğrafı açtım, başladım çiziktirmeye. Ay bir zevkli, bir zevkli... Çoook eskiden de kara kalem çizimi yapardım ama üzerinden yıllar geçmiş, kendime güvenim yok tabi, baktım oluyor gibi, her boş vaktimde orayı burayı karalarken buldum kendimi.

   Sonra o da yetmemeye başladı (ki bu açgözlülük iki üç gün içerisinde oluyor), gittim kendime guaj boya aldım. O tabi normal kağıda olmadı. Kağıt suyu gördükçe büzüştü kaldı. Önce Yusuf'un eski bir boyama kitabının kapağını yırtıp arkasına alttaki balerin resmini yaptım, sonra da evde boş boş duran, yapboz için kullandığım mukavvaya, alttaki diğer guaj boyama resimleri yaptım. Tabi durur muyum, hepsini instagram hesabımda paylaşmaya başladım. Bu arada bir instagram hesabım var ve kullanıcı adım; elifff.sahinnn  (Başka türlü link verilebiliyor mu, bilmiyorum.)
  
    Resim yapmak gerçekten çok keyifli bir uğraşı. Dört beş guaj resimden sonra artık yağlı ya da akrilik boyamaya geçme isteği belirdi bende (ayran gönüllünün alası olduğum doğrudur). Kendimi Kızılay'da buldum. Youtube' daki resim yapan abla ve abilerden gördüğüm kadarıyla bir ihtiyaç listesi vardı zaten aklımda. Tabi kırtasiyeye girince kendimi tutamayıp yağlı boya ile bir kaç tane tuval, sulu boya takımı ile kağıdı, çeşit çeşit fırçalar, palet ve daha bir sürü şey alıp internet fiyatlarında da az bir ücret ödeyip çıktım. 

   Ve tabi büyük bir keyifle yaptığım onca resmi sizinle paylaşmazsam olur mu? (Bu arada bazı resimleri internetten bulduğum fotoğraflara bakarak yaptığımı belirteyim.)


Karakalem Çalışmalarım

İşte bu benim minnoş ailem :)


Bu da oğluş ile olan resmim. 
Salvador Dali ve Egon Schiele kopyalarım. (Bunları yıllaaar yıllar önce yapmıştım. Annemin evinde buldum.)

Guaj Boya Çalışmalarım

"Tepedeki Ev" (belli de olduğu üzere ilk guaj çalışmam)

"Balerin"


"Çaka'da Gün Batımı"

"Kutup Gezisi"




"İki kafadar"                                      Oğlum için kopya kedi 
Bu da "uçurtma uçuran Yusuf" olsun  :)


                                                           Sulu Boya


Bebiş bekleyen arkadaşımın siparişi üzerine. :)

Yağlı Boya

"Sahandaki Meyveler" 
(Evde otantik bir şeyler aradım ancak sadece bu bakır sahanı bulabildim :)) )

     Sevgiyle kalın... ;)





29 Aralık 2016 Perşembe

2016-20...

  Acılarla dolu bir yılı geride bırakıyoruz. Oysa takvim üzerindeki rakamlardan başka değişen bir şey yok. Yine de umut ediyor insan; YAŞAYABİLMEK için. Savaşın, patlayan bombaların, hunharca katledilen çocuklukların geride kaldığını; akla hayale sığmayan tüm GÜZEL şeylerin bu kez İYİLERİ beklediğini (üstelik bu dünyada) ve daha bir çok şeyi.
   Kim bilir, BELKİ... 
-Kar ve serendi- 
 Karalama defterimden

13 Aralık 2016 Salı

  Ne yazık ki son zamanlarda gerek iş yükümün artması gerekse bir takım sağlık problemleri yaşamam nedeniyle bloğuma yazamıyorum. Hatta sevdiğim ve yazılarını ilgi ile takip ettiğim bir çok arkadaşımın bloglarına dahi uğrayamadım. İnşallah en kısa zamanda dönmeye çalışacağım. 
  Herkese sevgiler. 

6 Kasım 2016 Pazar

VEDA 44 (Berna)

   Aklıma geldikçe delirecek gibi oluyordum. Kıskançlık ya da içinde sevgi kırıntısı barındıran herhangi bir duygu değildi hissettiğim. Kızıyordum. Beni aptal yerine koyan tüm o insanlara, belki de daha çok kendime kızıyordum.  
    Telefon çaldığında hastanenin girişindeydim. Oktay’ın sekreteri arıyordu. Ameliyat ettiği hastası gelmiş, ısrarla kendisini görmek istiyormuş. İzinden ne zaman döneceğini soruyordu. Kendisiyle yarım saat önce konuştuğumuzu, hala yoğun bakımda olduğunu söylediğimde ve neden zırt pırt aradığını sorduğumda Oktay’ın durumundan haberi olmadığına, çok üzüldüğüne ve şaşırdığına dair bir dolu laf sıralamıştı. Ben daha önce kim bilir kiminle konuşmuşum? Öğrenmek falan istemiyordum. Oktay’a aldığım eşyaları ve cüzdanını ağabeye verdikten sonra Onur’u bile görmeden çıktım, taksiye bindim.
    Bizim araba havaalanındaydı. Belki nereye park ettiğini bulamayacaktım ama tek tek aramaya razıydım. Olmadı bir uçağa biner giderdim. Halihazırda yirmi gün iznim vardı. Zaten İstanbul’a bunun için gelmemiş miydim? Artık kalmam için de bir sebep kalmamıştı.
   Taksinin arka koltuğunda, camın önüne dirseğimi dayamış oturuyordum. “Kaçmak çözüm değil” dedi bir ses. “Bekle de biraz konuşalım. Üstelik her şeyi yanlış anlıyorsun.” “Artık konuşmak istemiyorum.” Dedim. “Anlamadım?” Dedi, taksinin iri yarı, arabaya tıkıştırılmış görünümlü şoförü. “Size söylemedim.” Diye cevap verince koltuğuna gömüldüğünü fark ettim.
   Camın dışında, yansımamın olması gerektiği yerde Oktay’ın silueti vardı. Kafa kafaya vermiş oturuyorduk. Yolu çevreleyen ağaçların ya da yüksek binaların gölgesinden geçerken belirginleşiyor; güneş içeri sızdığı anda silikleşiyordu. “Gelme” dedim “artık seni bile görmek istemiyorum.” “Hastasın sen, bensiz yapamazsın.” Dedi alt geçide girmeden hemen önce.  Yanılıyordu.
   Havaalanına girdikten sonra bir süre ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım çarkı döndüremiyordum, kafamın içi bomboştu. Sanki bembeyaz bir ışıkla çevrelenmiş gibiydim. Aydınlık beni düşünemez hale getirmişti. Etrafta dolanan insanlar vardı ancak teki bile alanı dolduran eşyalardan farklıymış gibi gelmiyordu. Ben de düşünmekten vazgeçtim. Zaten bir planım yoktu. O andan sonra da olacak değildi. Otoparka yöneldim. Tek tek katları gezmeye başladım. Yarım saat kadar sonra ateş kırmızısı tamponu gözüme çarptı. Anahtarı çıkardım. Kapıyı açmamla birlikte o bildik koku burnuma doldu. Midemin bulanmasına ve sabah yediğim omletin, içindeki maydanoz kalıntılarıyla birlikte ön lastikleri boyamasına engel olamamıştım. Bulantı o kadar fazlaydı ki, ağlamaya başladım. Öyle hıçkırarak falan değil ama sarsılarak. Nereden ve neden geldiğini anlayamadığım gözyaşları ara ara öğürmelerle kesiliyor sonra yeniden akmaya devam ediyordu. 
   Anahtarı ön koltuğa attım, kapıyı kapattım, otoparktan ayrıldım. Bir tuvalet bulup yüzümü yıkadım. Daha iyi hissediyordum. Tuvaletin giriş kapısının hemen karşısında boş bir tezgah vardı. Oraya çıkıp oturdum. Duvardaki prizlerden birine telefonumu taktım. Şarjı bitmek üzereydi. 
   Seyahat acentelerinin sitelerinde dolanmaya başladım. Kendime bir tur arıyordum. Bugün ya da yarın çıkışlı bir seyahat bulamadım. Avrupa’nın herhangi bir yerine giden uçakların bilet fiyatlarına baktım. Dubrovnik’te karar kılmıştım. Uçuşa sadece birkaç saat vardı. Önce bileti sonra da yurt dışı harç pulunu alacaktım. Dış hatların olduğu kata gitmek üzere tuvaletten çıktım.